07/04/2026
Doğu Akdeniz Üniversitesi Kentsel Araştırma ve Geliştirme Merkezi (DAÜ KENT-AG) Yürütme Kurulu Üyesi ve DAÜ Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi & Mekân-Kimlik-Bellek Araştırmaları Grup Yöneticisi
Yrd.Doç. Dr. Pelin Karakuş Akalın’ın
7 Nisan Dünya Sağlık Günü Açıklaması
______________________________
Kapsayıcı Kentler-Sağlıklı Bireyler: Yaşadığın Kenti Sevmenin İyileştirici ve Koruyucu Yanları
Sağlık kavramının tanımı oldukça dinamik, çok yönlü ve bağlamsal bir çerçevede ele alınmaktadır. Özellikle sağlığın yalnızca bireysel bir durum olmadığı, sosyal ve çevresel koşullar tarafından şekillendiği yönündeki yaklaşım giderek güçlenmiştir. Bu çerçevede gelir, eğitim, konut, çevre ve kent planlaması gibi unsurların sağlık üzerindeki belirleyici rolü üzerinde durulur. Psikoloji bilimi de sağlığı çok katmanlı bir iyilik/esenlik hâli olarak ele alır. Özellikle çevre psikolojisi alanında yapılan çalışmalarda, yaşadığımız kentler sağlığın hem sosyal hem de çevresel belirleyicilerinin kesiştiği temel yaşam alanları olarak öne çıkar. Bilhassa, kentlerle kurduğumuz bağlılık ilişkisinin psikolojik iyilik hâlimiz, zihin sağlığımız, yaşam memnuniyetimiz ve yaşam doyumumuz üzerinde olumlu etkileri olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda kentler, tıpkı evlerimiz gibi, uzak kaldığımızda özleyebileceğimiz, kavuştuğumuzda mutlu hissedebileceğimiz, bize anlam ifade eden yerlere dönüşebilir. Diğer bir deyişle, yaşadığımız kentleri sevebiliriz. Bu aidiyet ilişkisinin gelişimi ise yalnızca bireysel yönelimlerimizle değil, aynı zamanda kentin bize sunduğu olanaklar ve bu olanaklara erişim imkânlarımızla yakından ilişkilidir. Bir kentte kendimize yer bulabildiğimiz ölçüde, varlığımızın karşılık bulduğu kentsel deneyimlerle o kente ait hissederiz.
Çevre psikolojisi araştırmalarına göre yaşadığımız kenti sevmenin temel koşullarından biri o kentte güvende hissetmemizdir. Güvenlik duygumuzun oluşabilmesi için kentin bize belirli bir düzeyde kontrol duygusu, istikrar ve öngörülebilirlik sunması gerekir. Örneğin, aydınlatmanın yetersiz olduğu, görüş alanımızın kısıtlandığı alanlarda veya uzun süredir kullanılmayan bakımsız çevrelerde ya da bir sokağın köşesinden diğerine dönersek bizi neyin beklediğini tahmin edemediğimiz muhitlerde kendimizi tekinsiz hissederiz. Bu tekinsizliği giderecek olan da dış çevremiz üzerinde algıladığımız kontroldür. Kontrol algımız bir kenti yakından tanımaya ve bu tanıma olanaklarının ne kadar erişilebilir olduğuna bağlıdır. Kentin farklı köşelerine kolayca ulaşabiliyor, ana caddelerini, meydanlarını, ara sokaklarını ve “arka” mahallelerini ne kadar iyi biliyorsak, kontrolün o ölçüde bizde olduğunu hissederiz. Bir semtten bir diğerine nasıl gidebileceğimizi hızlıca kavrayabiliyor, yolda bize adres soran birine yönü kolayca tarif edebiliyor veya gözlerimizi kapatıp kentin dokusunu zihnimizde detaylı bir şekilde canlandırabiliyorsak, o kenti bilişsel düzeyde iyi kavramış, orayı tanıyoruz demektir. Bu tanıdıklık hissi de bizi yaşadığımız kente bağlayan başlıca kaynaklardan biridir.
Kentsel güvenlik algısı yalnızca çevresel düzeyde değil, sosyal olarak da inşa edilir. Kent yaşamına toplumsal düzeyde katılımımız, farklı gelir ya da kimlik grupları tarafından ne ölçüde görüldüğümüz ve dikkate alındığımızla ilişkilidir. Şehir merkezinde, sokakta ya da mahallemizde herhangi bir kimlik özelliğimiz nedeniyle ayrımcılığa uğrayacağımız endişesi taşımadığımız ölçüde, kendimizi o kentin bir parçası olarak hissederiz. Dolayısıyla, kente bağlılığı geliştiren yollardan biri topluluk duygusu yaşayabildiğimiz, “kendimiz” olarak var olabildiğimiz birlikteliklere sahip olmaktan geçer. Bu duygunun geliştiği yerler de bizi birleştiren, buluşturan kamusal alanlardır. Örneğin, parklar, meydanlar, sahiller ve diğer ortak kullanım mekânlarının varlığı ve bu alanlarda düzenlenen sosyal ve kültürel etkinlikler bize bir diğeriyle karşılaşma ve etkileşim imkânı sunarak yeni tanışıklıklar edinmemizi, ortak deneyimler kazanmamızı sağlar.
Paylaşılan bu toplumsal pratikler, zaman içinde kentle kolektif düzeyde bir bağ kurduğumuz ve aidiyet duygumuzun pekiştiği alanlara dönüşür. Çevre psikolojisi araştırmaları kentlerin bu yönüyle hem kişisel hem de toplumsal kimliklerin şekillendiği ve ifade edildiği yerler olduğuna işaret etmektedir. Bir anlamda, bağlandığımız kentler bizi ifade eden, bizi biz yapan mekânsal yanımız haline gelir. Bu mekânsal temel, kentle kurduğumuz bağın benlik tanımımızın ve öz değerimizin önemli bir parçasına dönüştüğünü gösterir. Yaşadığımız kenti sevmekten ötürü kendimizi hayatta kapsanmış, psikolojik olarak dayanıklı hissetmemiz daha muhtemeldir. Kente bağlılığımız başka şehirlerde yaşayanlara göre kendimizi daha özel, şanslı hissetmemizi sağlayabilir; bizi, kentimizi sahiplenmeye, korumaya ve iyileştirmeye yönelten bir güce de dönüşebilir.
Doğal çevreler ve psikolojik sağlık ilişkisini inceleyen çalışmalar ise kentin doğal kaynaklarının kente bağlılığımız ve zihinsel sağlığımız arasındaki ilişkide önemli bir rol oynadığını gösterir. Araştırmalar, yaşadığımız kentlerde park, yeşil alan, su kenarları ve doğa manzaralarının zihinsel olarak dinlenmemize ve bilişsel kaynaklarımızı yenilememize katkı sağladığını göstermektedir. Bu tür çevrelerin dikkat düzenleme, stres azaltma ve duygusal iyileşme süreçlerimizde destekleyici olduğu gösterilmiştir. Ancak yaşamımızda küresel ısınma ve iklim değişikliği etkilerinin giderek daha görünür hale geldiği günümüzde, bu kaynakların sürekliliği de risk altındadır. Kentlerin doğal dokusunun zarar görmesi, yeşil alanların azalması ya da yaşam kaynaklarının yoksunlaşması, yerle ve toplumla kurduğumuz ilişkileri zedeleyebilir. Çevre psikolojisi çalışmaları, bu durumun özellikle sosyal ve ekonomik açıdan adil bir biçimde kapsanmayan gruplar (örn. çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yoksullar) için daha derin etkiler yarattığına dikkat çekmektedir. Araştırmalara göre bu gruplar hem çevresel risklere daha fazla maruz kalmakta hem de bu risklerle başa çıkabilecek kaynaklara daha sınırlı ölçüde erişebilmektedir.
Bu bağlamda kentlerle kurulan bağlılık ilişkisi, yalnızca bir aidiyet duygusu değil, aynı zamanda bireyler için koruyucu bir psikolojik ve sosyal kaynak olarak da değerlendirilmelidir. Kişilerin yaşadıkları çevreyle kurdukları anlamlı bağlar, toplumsal belirsizlikler ve olası kayıplar karşısında bir süreklilik ve dayanıklılık hissi sağlayabilir; ancak bu bağın zayıflaması, mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştirebilir. Bu nedenle, kent sakinlerinin yaşam çevrelerine yönelik deneyimlerini bilmek, sağlığın sosyal ve psikolojik boyutlarını anlamanın önemli bir parçasıdır. Nitekim, bu yıl Dünya Sağlık Örgütü Dünya Sağlık Günü’nü “Sağlık için birlikte, bilimin yanında dur” çağrısıyla kutlamakta ve bilimin toplumsal değerine dikkat çekmektedir. Bu çağrı sağlık için nasıl bilgi ürettiğimizi de yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Bu nedenle disiplinlerarası işbirliğine dayalı, katılımcı ve kentlilerin sesini duyulur kılan araştırma yaklaşımlarının yaygınlaştırılması önemlidir. Bu tür bir ortak zeminde, yerel halkın ihtiyaçlarının ve beklentilerinin özellikle onların anlatılarıyla görünür kılınması; bu bilginin kentsel tasarım süreçlerine, karar verici ve uygulayıcı aktörlere taşınması ve kamu yetkilileri tarafından hak ettiği ölçüde dikkate alınarak kullanılması daha kapsayıcı ve sağlıklı yaşam çevreleri oluşturmanın temel adımlarıdır.